Toplumun İçinde Konuşamama Nedir? Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Perspektifinden Bir Bakış
İstanbul’da, sabahın erken saatlerinde, şehrin karmaşasında kaybolmuşken bazen düşündüğüm bir şey olur: Toplumun içinde konuşamamak ne demek? Her gün yüzlerce insanla aynı mekanları paylaşıyoruz; sokakta, otobüste, kafede… Ama birçoğumuz, aslında konuşmaktan, sesimizi duymaktan, kim olduğumuzu ifade etmekten korkuyoruz. Peki ya sesini duyuramayanlar? Toplumda var olmak, sosyal normlara uyum sağlamak bazen bir bireyi kimliğinden ve duygularından uzaklaştırabiliyor. Konuşamamak, sadece bir kelimenin eksikliği değildir; derinlemesine bir toplumsal meseleye işaret eder. Bunu hem kendi gözlemlerimden hem de sosyal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet perspektifinden ele alacağım.
Konuşamamak: Korku, Yargı ve İçsel Engeller
Toplumun içinde konuşamama meselesi genellikle bir korku meselesidir. Çoğu zaman, kelimeler havada asılı kalır çünkü insanlar konuşmaya cesaret edemezler. Belki bu, kaygı, belki de yargılanma korkusundan kaynaklanıyordur. İstanbul’un kalabalık bir caddesinde yürürken, sokakta göz göze geldiğiniz insanlarla anlık bir etkileşim kurmak çoğu zaman cesaret ister. Düşünsenize, birisi size bir şey söylediğinde hemen nasıl tepki verdiğinizi… İçinizde “Yanlış bir şey söylersem ne olur?” düşüncesi dolaşıyor. Korku, insanın içinde başladığı anda, sesini çıkarmak, düşüncelerini paylaşmak imkansız hale gelebilir. Bu korku, daha fazla insanın susmasına, toplumun içinde birbirini duyamamasına sebep olur.
Bir gün, toplu taşımada genç bir kadının yanında oturuyordum. Yavaşça başını eğmişti, gözleri yere bakıyordu. Onunla göz göze geldim, ama bir şeyler söyleme cesaretim yoktu. İçimde bir ses, “Belki o da bir şey söylemek ister ama çekiniyor,” dedi. Evet, bazen insanlar gerçekten konuşmak ister, ama çevrelerinden gelecek yargılardan korkarlar. Bu korku da, suskunluklarını daha da derinleştirir.
Toplumsal Cinsiyet ve Konuşamamak
Toplumda sesini duyuramamak, özellikle kadınlar için daha belirgin bir sorun haline gelir. Kadınların toplumda daha az temsil edilmesi, erkek egemen yapılar tarafından dışlanması, kadınları konuşmaya cesaret edemez hale getirebilir. Örneğin, iş yerinde bir kadın, fikirlerini dile getirmeye çalışırken, bazen erkek meslektaşları tarafından ciddiye alınmaz veya küçümsenir. Kadınların, genellikle sosyal alanda daha sessiz kalmaları beklenir. Bu, sadece bir yargı meselesi değildir, aynı zamanda toplumsal cinsiyetin her alanda dayattığı bir normdur.
Bir gün, toplu taşımada bir kadının telefonla birine bir şeyler anlatırken sesinin ne kadar kısıldığını fark ettim. Çevresindekiler gülüp alaycı bakışlarla ona bakıyordu. Neden mi? Çünkü toplumsal normlar, kadınların konuşurken duygu ve düşüncelerini fazla açığa vurmamaları gerektiğini öğretir. Bu, bazen bir kadının sesini çıkarmaması için yeterli bir sebeptir. Kadınlar, daha çok sevilmek, daha çok kabul edilmek için kendilerini dış dünyadan soyutlayıp susmayı tercih edebiliyorlar.
Bir sivil toplum kuruluşunda çalışırken, kadınların seslerinin duyulmadığı bir alanda yaşadıklarını çok daha iyi anlayabiliyorum. Kadın hakları savunuculuğu yaparken, kadınların konuşamamasının, sadece sosyal değil, aynı zamanda duygusal bir yük olduğunu fark ediyorum. Kadınlar, konuşamadıkça duygusal yüklerini, düşüncelerini yavaşça içlerine atıyorlar. İçsel engeller, dışarıya vurulamayan kelimeler haline geliyor.
Çeşitlilik ve Konuşamamak
Çeşitlilik, toplumun içinde konuşamamanın başka bir boyutudur. Farklı etnik kimlikler, cinsel yönelimler veya kültürel geçmişlere sahip bireyler, bazen seslerini duyurmakta zorlanırlar. İstanbul’da sokakta yürürken, çeşitli grupları gözlemlemek ilginçtir. Ama bir de bunların, seslerini çıkarmak için nasıl mücadele ettiklerini görmek farklıdır. Bir grup göçmen, Türkçe bilmedikleri için toplumda dışlanabiliyor. Onlara seslenmek, onlara ‘merhaba’ demek bile zorlu bir süreç haline geliyor. Seslerini duyuramıyorlar çünkü dil, en büyük engellerinden biri.
Geçenlerde bir kafede, genç bir adamın çok zorlandığını gördüm. Hem LGBTİ+ kimliği nedeniyle hem de toplumsal normlar tarafından dışlanmıştı. Kafede, diğer gençler onunla alay ediyorlardı. Adam, cevap vermek yerine sessiz kaldı, sadece yüzü asıldı. O an onun ne hissettiğini tam olarak bilemem, ama onun sesini çıkarmadığı bir anı yaşadım. Toplum, bazen insanlara çok fazla yükler yükler. Çeşitli kimliklerin, seslerini duyuramaması, sosyal adaletsizliğin bir göstergesidir.
Sosyal Adalet ve Konuşamamak
Sosyal adalet açısından, konuşamamak yalnızca bir bireyin problemi değildir, toplumsal bir eşitsizlik sorunudur. Konuşamamak, kişinin kimliğine, etnik kökenine, cinsiyetine ve daha pek çok faktöre göre şekillenir. İnsanlar sesini çıkaramadığında, sistematik bir dışlanma ve adaletsizlik devreye girer. Bu durum, sadece bireyleri değil, toplumun tamamını etkiler. Sesini duyuramayanlar, sesini duyurmak için çaba sarf ettiklerinde, sosyal yapının onları dışladığı daha fazla fark edilir hale gelir.
Bir sivil toplum kuruluşunda çalışırken, sesini duyuramayanların toplumdaki varlıklarını daha yakından gözlemliyorum. Bu, sadece bireysel bir sorun değil; bir bütün olarak toplumun eşitsiz yapısının bir sonucu. Konuşamamak, sosyal adaletin olmamasıyla doğrudan bağlantılıdır. Sesini çıkaramayanlar, her zaman daha zayıf kalır, her zaman daha görünmez olurlar. Ve bu, onları daha da savunmasız hale getirir.
Sonuç: Konuşamamak ve Değişim
Toplumun içinde konuşamamak, basit bir dil problemi ya da utangaçlık değil, çok daha derinlemesine bir eşitsizlik sorunudur. Toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet perspektifinden bakıldığında, bu sorun sadece bireylerin değil, toplumun kendisinin dönüşmesi gereken bir alanı ifade eder. Konuşamayanların sesi duyulmazken, adaletsizlik daha da büyür. Hepimiz, sesimizi duyurabilen bir toplumda yaşamak için, hem kendi içinde konuşamayanları hem de tüm toplumu anlamalı ve dinlemeliyiz. Sosyal adalet, sesini çıkaramayanların sesini duyurabilmekle başlar.